GÜNCEL EGE YEREL YÖNETİMLER EKONOMİ POLİTİKA SPOR RÖPORTAJLAR YAZAR CAFE FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
Kemal ARI
YAZARLAR
23 Mart 2020 Pazartesi

İsmet Paşa camileri mi kapattı?

İsmet Paşa, birilerine kızdığında şunu söylerdi:

“Sizi gidi maskaralar sizi!”

Evet, maskaralar tarihin her döneminde hep var oldular…

Yalakalar, yağdanlıklar, hacıyatmazlar ve şarlatanlar…

Günümüzde de – ne yazık ki - maskaraların maskaralıkları o kadar tavan yapmış ve şarlatanlık düzeyine ulaşmıştır ki; bunları görüp de şaşırmamak olanaklı değil… Hem maskaralık yalnızca bir kişilik hastalığı değildir… Bir kurum olarak o; tarihin her döneminde bir kurum olarak var olmuş ve tarihsel bir rol de üstlenmiştir…

***

Şaşırmamak gerekiyor; bugün de görevlerinin başındalar…

Onlar arsızca bütün değerleri tek tek tüketiyorlar...

Pek çok şeyi kirletiyor, değerleri ve ilkeleri olan insanların ruh ve duygu kimyalarıyla da oynuyorlar…

Görevleri ne?

Pek çok ulusal değeri karalamak ve toplumun gözünden düşürmek… Böylece toplumu ve kişileri tarihi köklerinden koparmak… Tarihsel kişilikleri, tarihsel değerlerinden tepetaklak ederek, ulusun gözünden düşürmek… Böylece bir duygu ve kimlik karmaşası yaratmak…

***

Elbette karalamaya çalıştıkları kişilerin başında İsmet Paşa (İnönü) geliyor…

İsmet Paşa, adını Kurtuluş Savaşı’ndaki İnönü Savaşları’ndaki kahramanlığından alır…

O, bu ulusal savaşın unutulmaz Batı Cephesi Komutanı’dır ve Atatürk’ün en çok güvendiği arkadaşıdır. Mudanya Bırakışması’nda diplomatik yeteneğini göstermiş; ardından da Lozan’da Türkiye’nin yüzyıllık sorunlarını çözmek için çaba harcamıştır... Atatürk’ün başbakanlarından biridir. Atatürk’ten sonra Türkiye’nin İkinci Cumhurbaşkanı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Türkiye’yi demokrasiye taşımayı başarmıştır…

Bugün dikkat edin; Cumhuriyet’e ve onu tamamlayan değerlere ve kişilere; hep İsmet Paşa üzerinden yükleniyorlar…

Yalnız bugün değil, eskiden de böyleydi… Oysa O’nun kişiliğinde Cumhuriyet’e saldırırken, yalan üzerine yalan söylüyorlar…

Örnek mi?

***

Onların savlarına göre, İsmet Paşa; Tek Parti Dönemi’nde camileri kapatmış ve önlerine jandarmalar dikmiş… Böylece camilere girip, insanların orada Tanrı’ya ibadet etmelerini engellemiş… Ne hoş bir fantezi değil mi? Bir anda bu savı duyan her Müslüman’ın teninin diken diken olmaması işten bile değildir. Ancak iş burada da kalmıyor; çığırtkan sesler, kulakları tırmalıyor: Bu söyleme bakarken de ardından çığırtkanlık kulakları yırtıyor:

“Tek Parti Dönemi’nde bu milletin dini ayaklar altına alındı. İnsanların Kur’an okuması yasaklandı… Kuran ayetleri ayaklar altına alıp çiğnendi!”

Bakar mısınız? Bu söylemin doğru olduğunu kabul ettiğinizde; alın size faşist Tek Parti Yönetimi… Ve bu dönemde adı bayraklaşan Faşist-Diktatör İsmet Paşa! Daha da ötesi, diktatör ve faşist Mustafa Kemal Paşa! İş böyleyse, uzun söze ne hacet! Ancak olanlar hiç de böyle değildi. Bu suçlamalarla söylenen şeylerin altında başka gerçekler yatıyordu…

Neydi gerçek?

İkinci Dünya Savaşı’ydı…

***

Savaş nedeniyle Türkiye büyük bir tehlike altında bulunuyordu.

Her an ülke savaşa katılabilirdi.

Almanlar Meriç Nehri’ne dayanmışlardı.

Meriç Nehri’ne köprüler inşa adiyor, Türkiye’ye saldırmanın hazırlığını yapıyorlardı.

Ordu, Trakya’da adına “Çakmak Hattı” denilen bir savunma hattı oluşturmuştu. Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet Paşa, bir saldırıyla Almanların Çakmak Hattı’nı aşmaları durumunda, onları Ankara dışında karşılamak üzere yeni bir hattın hazırlığını yapıyordu. Almanlar böyle bir saldırıya geçtiklerinde büyük olasılıkla savaş uçaklarını kullanacaklardı. İstanbul Türkiye’nin o günler için başkenti değilse de; kuşkusuz en önemli tarihi kentiydi. Olası bir hava saldırısında Türkiye’deki kentlerin arasında öncelikli olarak İstanbul’un hedef haline gelmesi kaçınılmazdı. Kentte pek çok tarihi yapı vardı: Topkapı Sarayı, Sultan Ahmet Camii, Süleymaniye Camii, Türbeler; İstanbul Arkeoloji Müzesi gibi pek çok arşiv ve müze… Uçaklardan atılan bombalar bu tarihsel mekânlarda infilak ettiğinde, bu yapıların ve içlerinde yer alan değerli tarihsel varlıkların hali ne olurdu?

***

Bu nedenle İsmet Paşa ve hükümeti bir karar aldı:

İstanbul müzelerinde sergilenen ya da saklanan pek çok tarihi eser, bu tür tehlike altında olan yerlerden alınacak ve daha güvenli yerlere götürülerek korunacaktı…

Paşa, incelemeler yaptırmış ve bu amacını karşılayacak en önemli yerin, İç Anadolu’da Niğde olabileceğine karar vermişti.

Niçin Niğde?

Niğde Alman uçaklarının menzili dışında kalıyordu.

Uçakların onca yeri aşarak, Niğde’ye kadar gelmeleri ve bu kenti bombalamaları az bir olasılıktı.

Buna yeltenseler bile; herhalde kutsal mekânlar olarak kullanılan camiler, medreseler, kervansaraylar ya da tarihi kışlalar gibi tarihi ve dini yönden değeri olan yapıları bombalamazlardı…

Paşa kararlıydı. Derhal bunun için hazırlıklar yapıldı…

Bu tarihi eserler ve örneğin fermanlar gibi değerli malzemelerin sağlıklı biçimde Niğde’ye ulaştırılması ve orada korunaklı yerlerde saklanmaları için kimi hazırlıklar yapılması da gerekiyordu. Örneğin, eserlerin içine konulacağı korunaklı sandıklar… Ve yine; oralara taşınan bu eserlerin yıllar sürecek saklanışında; onların güvenliğini sağlayacak, koruyacak ve bakımını yapacak bir kurulun oluşturulması… Kurula başkanlık edecek kişi belirlendi: Topkapı Müzesi Müdür Yardımcısı Lütfi Tunabek… Ve onun ekibi olarak da 30 kişi görevlendirildi. Bu kişilere yapılacak işin sağda solda dillendirilmemesi için sıkı sıkıya tembihte bulunuldu. Hızla ve gizlilikle çalışıldı…

***

Kısa süre içinde bu tarihi varlıkların, içine konulması için 391 adet çinko kaplı sandık yaptırıldı. Taşınacak eserlerin listesi çıkarıldı ve kayıtlara geçirildi. Eserler bu ekibin çalışmasıyla özene bezene sandıkların içine konuldu. Bu eserlerin arasında padişah tahtları, mücevherleri, Hz. Muhammed’den kalan kutsal emanetler; Hz. Muhammed’in sancağı, kılıcı, Hırka-i Saadet, Hz. Osman’ın kanlı kuran-ı kerimi bulunuyordu…

***

Ayrıca Atatürk’ün Samsun’da karaya çıktığı tahta iskele ve başka önemli eserler de vardı. Sandıklar kamyonlarla Sirkeci Tren İstasyonu’na indirildi. Sonra da 48 ayrı vagona yerleştirildi. Sandıklara eşlik eden otuz bir kişilik görevlendirilmiş kişiler, eşleri, çocukları ve yanlarına alabildikleri eşyalarıyla trene bindiler. Onlar aileleriyle birlikte savaş bitene dek Niğde’de kalacak ve eserleri bekleyecek, koruyacak ve bakımlarını yapacaklardı. Niğde de evler tutacaklar ve görevlerini yaparken, konuyla ilgili tek bir kelime konuşmayacaklardı. Derken tren Niğde’ye doğru hareket etti… Günlerce süren yolculuktan sonra Niğde’ye ulaşıldı. Niğde de önceden hazırlıklar yapılmıştı. Öyle ki, Lütfi Tunabek bu kente gelerek, hangi mekânlara bu değerli varlıkların konulacağını belirlemişti. Bu yerler öncelikli olarak Ak Medrese, Sarı Han ve Ulukışla gibi korunaklı yerler, kimi camiler ve mescitlerdi…

***

Niğde’ye ulaşan trenden tarihi eserler alınarak, belirlenmiş bu yerlere yerleştirildiler… Şimdi artık, bu yerlerin güvenliğini sağlamak her şeyden önemli görülüyordu. Bu nedenle binaların çevresinde Jandarma noktaları oluşturularak, koruma sağlandı. Binaların kapıları kilitlendi. Evlerinden sokağa çıkan insanlar, şimdi alışık olmadıkları görüntülerle karşılaşıyorlardı. Tarihi ve dini yapıların çevresinde konuşlandırılmış jandarmalar ve kilitlenmiş, içine insanların girmesi yasaklanmış kapılar… Kentte evler kiralamış ve aile düzenlerini kurmuş olan Tunabek ve arkadaşları bu depolara gidiyor; eserler gözden geçiriliyordu…

Depolarda nem var mıydı? Su sızması, kir-pas, bakteri tehlikesi bulunuyor muydu? Bu tür tehlikeler karşısında, tarihi değeri olan müzelik malzemeler ve örneğin değerli fermanlar zarar görür müydü? Casusluk çalışmalarına karşı, depo haline getirilen bu yerlere kimsecikler alınmadı... Kapılarında sürekli jandarma duruyor; depoların çevresinde kuş uçurmuyor; binalara olur olmaz kişilerin girmesine izin verilmiyordu…

***

1943 yılıydı… İnönü İngiltere Başbakanı Churchill ile tarihi buluşmasını yapmak üzere Adana’ya doğru gidiyordu. Onu taşıyan tren Kayseri’yi geçti ve Niğde’ye geldiğinde durdu. İsmet Paşa, trenden indi. Doğruca tarih eserlerin bulunduğu depolara doğru gitti... Amacı, her biri Türk Tarihi’nin canlı tanığı olan bu değerli eserlerin ne durumda olduğunu görmekti. Kendisini Tunabek karşıladı ve onunla birlikte tek tek depoları gezdi. Paşa, teftiş yapıyordu. Sarıhan’a gelindi. Orada Tunabek’e sordu:

“Asker nöbetini aksatmıyor, içeri kimse alınmıyor değil mi?”

Ardından da ekledi:

“Gözüm arkada kalmasın!”

Tunabek, hiç bir sorun olmadığını ve görevin gereği gibi yerine getirildiğini söyledi. Zaman geçti ve savaş bitti...

Tam beş yıl bu depolarda kalan eserler, 1947 yılında yeniden İstanbul’a getirildi. Bir tutanakla birlikte, kayıtlı oldukları müze ve arşivlere geri verildi…

Evet; savaşın olağanüstü koşullarında, bir saldırı riskine karşı, tarihi eserler ve değerli evrak zarar görmesin diye, Niğde’ye götürülmüş ve orada alınan son derece gizli ve olağanüstü önlemlerle savaşın sonuna kadar saklanmıştı...

Şimdi duralım ve bir nefes alalım:

Kulaklarımızı tırmalarcasına bize ulaşan çirkin sesleri duyuyor musunuz?

“Tek Parti yönetimi camilerin kapılarına kilit vurdu! Kapılara jandarma dikti! Dindarları camilere sokmadı!”

Sizi gidi maskaralar siziii...