GÜNCEL EGE YEREL YÖNETİMLER EKONOMİ POLİTİKA SPOR RÖPORTAJLAR YAZAR CAFE FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Aşk var da, sen orada değilsin
Gülşah Elikbank
20 Aralık 2019 Cuma 00:00

Aşk var da, sen orada değilsin

Hanzade Ünuz yazar Gülşah Elikbank ile hayat, romanlar, aşk ve İzmir üzerine konuştu.

Aslen İstanbullu olup, İzmir’in kazandığı parlak bir isim.

Yazar Gülşah Elikbank...

Genç, akıllı, çalışkan bir beyaz yaka idi.

Hırslı ve başarılıydı...

Anne olacağını öğrenince, hayatını ve şehrini değiştirdi.

Geleceğini İzmir’e taşıdı.

Önce Türkiye’nin ilk edebiyat konseptli butik otelini açtı.

Daha sonra çocukluğundan beri kaleme aldığı satırların da desteğiyle...

İçinde biriktirdiği öyküler, duygular, gözlemler dile geldi.

Fantastik romanlar oldu.

Son 10 yılda 10 romana imza attı, fantastik kurgu eserler yazdı.

Gülşah Elikbank, öyle ilham bekleyen romantiklerden değil.

Prensipli, disiplinli bir yazar.

En dikkat çekici özelliği hayata yönelik gerçekçi, berrak bakışı.

Artık ne istediğini bilen, bilmediği noktada da durup, yanıtını buluncaya kadar bekleyen bir kadın.

Gülşah Elikbank çocukluk yaralarını, aşksızlığı anlatan bir yazar.

10 ülkede satışa sunulan...

“Aşıklar Gece Ölür”, “Yalancılar ve Sevgililer”, “İhtimal”, “Uykusuzlar”, “Aşkın Gölgesi” gibi eserleri kaleme alan...

Kendini deşerek yazan...

Yazdıkça yaralarını saran, çağdaş Türk edebiyatının temsilcilerinden...

Aşkı, gerçeği ve insanı sorgulayan, kitapları yeni baskılar yapan Gülşah Elikbank nasıl ve neden yazar oldu?

Kendi tanımıyla seçilmiş özgürlüğün kenti İzmir’de nasıl bir hayat sürüyor...

Tüm bunların yanıtlarını....

Okuyabileceğiniz en samimi sözlerle bu söyleşide anlattı...
Yazar ve edebiyatçı kimliğinden önce Gülşah Elikbank kimdir desem?

-1980 İstanbul doğumluyum, 11 yaşına kadar İstanbul'da yaşadım. Annem babam ayrılınca anneannemin yanına Nazilli'ye taşındık. Ailede edebiyat hiç yok, babam polisti annem de ev hanımı. Evde öyle buram buram bir edebiyat ortamı yoktu, entellektüel olmayan, orta halli bir evdi. Ama şu anda 89 yaşındaki anneannem inanılmaz masallar anlatırdı, sözlü gelenekten gelen bir masalcı kıvamı vardır. Kendi uydurduğu ya da büyüklerinden duyduğu masalları beni avutmak için akşamları anlatırdı.

Nazilli'ye taşındığımızda ben bir anda yapayalnız kalınca annem gazetelerden kupon biriktirerek aldığı klasik kitapları önüme koydu. Bir yaz boyunca bir koli dolusu klasik eser okudum, 12 yaşında Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor ile başladım. Yaşıma göre çok ağırdı ama ben o yaz Suç ve Ceza, Anna Karanina derken klasikleri devirdim.

BANA ANLATILANDAN FAZLASINI GÖRÜYORUM

Ne oldu da kendinizi kelimelere bıraktınız, yazıyla anlatmak istediniz?

-Ben galiba o kitaplarda bir şey sezdim. Çünkü ben o yaştan sonra insanların bana anlattıklarından fazlasını görür oldum. İnsanların çoklu evrenini fark ettiğin zaman artık baktığın zaman sadece anneni görmüyorsun, acı çeken bir kadın da görmeye başlıyorsun. Bana hep çok güçlü bir kadınsın derler, bir ben babasız büyüdüm. Dokuz yaşından üniversiteyi bitirinceye kadar babamı hiç görmedim. Çekti ve gitti çünkü. İkincisi de çok acı çeken bir anne görerek büyüdüm. Taşan bir empatim vardı, hakikaten duygusal dünya ve hayata dair farkındaklı bir çocuktum. Ortaokulda yazdığım kanlı polisiye öyküler öğretmenimi rahatsız etmişti, anneme şikayet etti beni. Yapmak istediklerim konusunda yaşıtlarımdan hep ileride oldum. Ortaokulda yazar değil, yönetici olmaya karar vermiştim. Üniversiteden mezun olduğumda da bir otelin yöneticisi idim, hedeflerime bu kadar kararlı gittim.

Neden yöneticilik, edebiyatla zıt gibi duruyor?

-Para kazanmak zorundaydım, üniversite ikinci sınıftan başlayarak hem çalıştım hem okudum. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okumaya Uğur Mumcu katledildiğinde karar vermiştim. Tüm bu yıllar içinde iyi bir okur olduğum gibi, denemeler tarzı yazı da yazıyordum ama kimseye göstermiyordum. İnsanlara değerli gelecekmiş gibi gelmiyordu. Gazetecilik okudum ama 23 yaşında İstanbul'da bir otelde yönetici olarak işe başladım, sonra da hemen evlendim.

AYNI YÖNE DOĞRU BÜYÜMEDİKProjeci, tanımlı doğruları takip eden bir yaklaşım sanki...

-Şöyle... Doğrularım vardı ama biraz da sürüklendim. Deli gibi aşık olarak evlenmedim, 11 yıl evli kaldık eski eşimle. Çok iyi bir insandı fakat o yaşta alınacak bir karar olmadığını da görüyorum. Babasız büyümüş olmak, önünde iyi bir ilişki örneği yok, bir aile nasıl olur bilmiyorsun. Şansıma çok iyi bir insanla evlendim, onu sezmişim çok iyi bir baba olacağını anlamıştım. Hakikaten çok iyi bir babadır. Günümüz ilişkilerine bakınca 11 yıl iyi bir süre geliyor. Ama bir yaştan sonra bakıyorsun senin hayallerinle, yanındaki kişinin hayalleri örtüşmemeye başlıyor. Aynı yöne doğru büyümemiş oluyorsun, biz de kırmadan dökmeden konuşarak bitirdik.

Edebiyat, yazarlık var mıydı hayatınızda o dönemde?

-Tam yok aslında, çok yoğun çalışıyordum. Hırslı bir yöneticiyim, toplantı saatleri belli, tamamen iş diliyle konuşan sistemli bir beyaz yakayım. Hakikaten iyi bir yöneticiydim, 24 yaşında yabancı CEO'larla aynı masada oturup toplantı yapmak bana dünyaya bakmayı öğretti,Türkiye'den ibaret olmadığımızı fark ettim. 2005'te 24 yaşında Romanya'da bir otel açılışına gönderdiler, ben orada Kont Drakula ile tanıştım. İçimdeki yazar yaşıyordu bir yandan, evine gittim yaşadığı yerleri gezdim, yüzbin kişiyi neden kazığa geçirmiş onu merak ettim. Daha sonra beş kere daha gittim bu konuyu araştırmak için, 2014 yılında da bu konuyla ilgili romanım “Yalancılar ve Sevgililer”i yazdım.

DRAKULA DA BİR KURBAN

Ne buldunuz Kont Drakula’nın hayatına baktığınızda?

-Birini anlamak için hep çocukluğuna bakarım. Bütün ömrümüz anne ve babamızın kalbimizde, ruhumuzda açtığı yaraları kapamaya çalışmakla geçmiyor mu? Çocukken Osmanlı Sarayı’na esir düştüğünü ve altı yıl geçirdiğini düşünürsen bence Vlad Tepeş de bir kurban. Sevmekle nefret etmek arasında bocaladığından eminim, bazı kurbanlar değişir ve iyileşir. Ama onun ruhundaki karanlık buna izin vermeyecek kadar büyüktü. Bence gerçek bir aşk onu baştan sona değiştirebilirdi ama bunun için önce birinin ona yaklaşmasına izin vermesi gerekirdi.

BEN BU İNSAN DEĞİLİM

Yazarlığa resmen adım atmadan önce beyaz yaka olmaktan nasıl vazgeçtiniz?

-Anne olacağımı anlayınca 2010 yılında istifa ettim. Artık İstanbul'da yaşamak ve  beyaz yakalı olmak istemediğim için, yanlış yolda olduğumu fark ettiğim için istifa ettim. Bütün hesaplaşmamı o yıla saklamışım, ben kapitalizmin insanı soktuğu şekle çok uygun şekilde yetiştim, büyüdüm fakat 29 yaşımda geriye dönüp baktığımda benim olmayan bir hayat gördüm aslında. Bir iş toplantısını terk ettiğimde bu sahte hayatı daha fazla yaşayamayacağım, ben bu insan değilim dedim.

Öteki Gülşah’ın kim olduğunu biliyor muydunuz?

-Bilmiyordum, sorun da orada... Ama içimde bir başka kadın vardı ve o kadının dışarı çıkmasına izin vermemişim. Şimdi buna izin ver, çünkü artık anne olacaksın çocuk büyüteceksin, onun da seni örnek alarak mı yaşamasını istiyorsun dedim. Kafası karışık bir anne olmak istemedim. İstanbul bana hep babamın gidişini hatırlatıyordu, çocukluğumu hatırlattı. O duyguyla yaşamak istemediğimi, babamdan kurtulmak istediğimi düşündüm ve kendi çocukluk yaralarımın üstüne bir çocuk yetiştirmek istemediğimi düşünerek İstanbul'u da bıraktım. Eşim de istifa etti, birlikte İzmir'e taşındık.

İzmir'de aradığınız yeni hayatı buldunuz mu?

-Eski eşim de ben de turizm alanında olduğumuz için otelciliği çok iyi biliyorduk. Edebiyat konseptli bir otel açalım dedim, Kahramanlar'da onbeş odalı yıkık bir otel bulduk. Bir şekilde Türkiye'nin ilk edebiyat konseptli "Mini Otel"ini açtık. İçinde Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Ayşe Kulin, Buket Uzuner odaları vardı, bize hediye ettikleri özel eşyaları vardı.

İÇİNDE KOŞUŞTURANDAN KAÇAMAZSINBu yoğun tempo içinde ilk romanınızı ne zaman yazdınız?

-Tüm bu kararları sorguladığım sırada şöyle anonim bir cümle okudum, "Seni kovalayandan kaçabilirsin ama içinde koşuşturandan kaçamazsın". Bu cümle anahtar teslim cümle oldu, bir şeylerle yüzleşmen lazım dedi bana. Benim en iyi bildiğim şey hikaye anlatmak, başkalarının hikayelerini düşünmek. Peki senin hikayen ne diye sordum kendime. Derken 18 yaşındaki bir kızın hikayesini, hayatla kavgasını yazdım, 2009’da "Güne Bakan" üçlemesi (Siyah Nefes - Mavi Dağ - Kızıl Ölüm) böyle ortaya çıktı. Türkiye'nin ilk fantastik üçleme yazan kadın yazarı oldum böylece. Lanetli bir kasabada, başka bir evrende geçen başrolünde Aneko adlı, 150 yaşında yeşil gözlü bilge bir kadın yani anneannemin olduğu hikayeler...

Ne idi konusu bu fantastik üçlemenin?

-Aşkı anlamaya çalışan, ilk kez aşık olan, annesiyle sorunlar yaşayan bir kızı başka bir evrende anlatıyorum. Neden siyah nefes? Romanda benim uydurduğum bir hastalıktı bu, istemediğin bir şey yaptığında ruhun ve bedeninin artık ayrıldığını ifade ediyordu. Hastalanıp nefesin siyah çıkmasıyla aslında kendimi anlatıyordum.

İZMİR BENİ MUTLU EDİYOR

Oteli açmanızla İzmirlilik ve İzmir hayatı başladı...

-Başladı ve otel bir anda çok ilgi gördü. Yunanistan'da da çok ilgi çekti, donanımlı bir oteldi hızlı bir giriş yaptık. Süreç içerisinde kültür sanat alanında belediye başkanlarıyla görüşmelerim, danışmanlıklarım oldu. Derken İzmirli bir yazar oldum, İzmir beni mutlu ediyor. İstanbul'da hala köprüde çocukluğumun geçtiği Üsküdar'a bakarken içimin cız ettiği olur, içimi acıtabiliyor hala.

Bütün hikaye bu nedenle ayaklarının üzerinde duran bir kadın aslında. Hatta "Aşkın Gölgesi" adlı kitabımda da anlatıyorum; Haydarpaşa Tren İstasyonunda annemle iniyoruz. Babamla yıllar sonra ilk karşılaşmamız, bizi karşılayacak. fakat ben artık bir genç kız olmuşum, trenden indiğimizde beni hakikaten tanımadı. O an bana boş gözlerle bir bakışı var, o incinmişliğimi hiç unutamıyorum mesela. Babamın beni tanımadığı anı... O zaman geçen o yılların bana ne yaptığını anladığım an oldu, kötü bir andı, onu da romanda yazdım. Babama bir romanımı atfettiğime göre evet kalbin affeti mi dersen… Babamı anladım ama anlamak, affetmek anlamına gelmiyor. Hikayede herkesin hatasını görmüş oldum aslında, insan kusurlu bir varlık.

ACI ÇEKEREK YAZIYORUMİlk üçlemeden sonra yazarlık dünyasına adım atmış oldunuz…

-Yazarlık dünyasında kabul gördüm, hakkımda yazılar çıkmaya başladı. Anlaşılmak, yalnız olmadığımı fark etmek bana çok iyi geldi. Benzer hikayeleri yaşamış insanlarla buluşmak bana çok iyi geldi, şu sayfadaki yazdıklarınızı ben de yaşadım, çok iyi anladım demiş olmaları… Benim sanırım en sevdiğim şey yazdığım hikayelerin dönüştürücü gücü olduğunu bilmem. Beni de dönüştürüyor, çünkü yazarken değişiyorum, ilk sayfadaki insanla son sayfadaki insan aynı olmuyor. Bu yazarı için de böyle, okuyan için de böyle. Ben aslında kendimi deşerek, kesinlikle çok acı çekerek yazıyorum. Hakikaten yazdığım bütün karakterlerin duygusuna girerek, onları çok iyi anlayarak yazıyorum ama anlamak çok acıtan bir şey. Hak vermeyi gerektirmiyor, bu sebeple yapmış diye anlıyorsun aslında büyük bir yük yükleniyorsun. İnsan müthiş bir karmaşa, bütün cezp ediciliği de burada saklı. Aşk da böyle bir şey mesela.

AŞKIN NE OLDUĞU BİLİNMİYOR

Nasıl bir şey aşk?

-Çok basit, iki cümleyle anlatılabilir gibi duruyor ama bunca insan bunca roman yazdı ama hala kimse aşkın ne olduğunu bilmiyor. Bunca yaşadığım olumsuz tabloya rağmen ben aşkla ilgili hep olumlu şeyler düşündüm. Ben yaradan dünyayı aşkla yaratmıştır ve şüphesiz ona sahip çıkacaktır diyorum. Buna çok inanıyorum, insanların aşkı artık yanlış tanımladığını, küçümsediğini, kendine ait bu özü yadsıdığını düşünüyorum. Aşkın içimizdeki bir çekirdek olduğunu düşünüyorum ama o çekirdeği artık o kadar gizlemişiz ki ona ulaşamıyoruz. Halbuki aşkın dünyanın en saf şeyi olduğunu düşünüyorum. Ferdinand Celine’nin çok sevdiğim bir sözü vardır, “Tek gerçek hikaye bedelini ödediğindir” der. Ben kendi hayatıma baktığımda da bunu görüyorum, bedel ödemeden mutlu olmak diye bir şey yok.

Romanlarında aşka inancınız şaşırtıyor...

-Sormak istediğim soru şu, kurtuluş nerede? Aşk insanı iyileştirebilir mi? Daha iyi bir insan olmak dünyayı sevdiğimiz için güzelleştirmek mümkün mü? O yüzden hep diyorum, dünyayı aşkı bilen nesiller kurtaracak. Aşkın karşındaki insanla ilgisi sanıldığı kadar değil, aşk önce sizde olacak. Varsa doğru zamanda, doğru birine yöneltebilirsiniz. Aşkın kıyısından dönen çok ilişki gördüm ben, teslim olmaktan yana değilseniz, ilk çıkıştan yan yola sapmak daha kolaydır. Cinsel çekim aşk belirtisi değildir, hormonlarınızın belirtisidir sadece. Aşk bunların çok ötesinde, insanın hamurunda zaten varolan saf bir şeydir.

ŞU AN ÖLSEM...

Plastik ve mat beyaz yaka dünyasından yazarlığa geçiş kolay oldu mu?

-Bir radyo programına davet edilmiştim, orada konuşurken müthiş bir kalp ağrısı çektim ve içimden şu an ölsem ne kadar mutsuz öleceğim diye düşündüm. Sen bu musun, bu kadar mısın dedim. Bugün ölmeyeceksen, artık hayatın için bir şey yap dedim. Kendin için bir şey yap, bir karar ver ve yap dedim. İlk kez kendim için bir şey yapmak geldi aklıma, sen bu hikayenin neresindesin dedim ve o zaman fark ettim.

Ben akşamları yatmadan önce aynanın karşına geçerim, gözlerimin içine bakarım. Gözlerimin içinde o dokuz yaşında ilk kez kalbi kırılan kızı bulurum. Gülümserim, hala orada mı diye bakarım, orada olması iyidir. Bana gülen gözlerle bakması, iyi gidiyorsun demesi iyi bir şeydir. Aramızda öyle bir anlaşma vardır, kalbimin sıkıştığı o dönemde işte o kızla göz göze gelememeye başlamıştım. Tekrar o kızla göz göze gelmek için kararlar aldım. Hayatımı bir kez daha değiştirdim, eşimle ayrıldıktan sonra tekrar beyaz yaka olmayı reddettim yazarlığa devam ettim ve danışmanlık yapmaya başladım.

Kızınız yazar annesine neler söylüyor?

-Empatisi müthiş yüksek çok güçlü 9,5 yaşında bir kızım var. Beni anlayan, beni rol model gören olgun bir kız, şiir yazıyor ve veteriner olmayı istiyor. Benim çok çalışmamı anlıyor, yaptığım işlere herkesten önce saygı duyuyor. Sanat danışmanlığı yaptığım bir okul var, o da kendine bir kart hazırlamış üzerine sanat danışmanı asistanı yazmış. Evde birlikte çocuklar için kitap seçiyoruz. Kızımı yaralanmamış, mutlu görmek bana kararımın doğruluğunu da gösteriyor.

SEÇİLMİŞ ÖZGÜRLÜĞÜN KENTİ İZMİR

10 yıldır İzmir’de yaşıyorsunuz, ne düşünüyorsunuz İzmir ile ilgili?

-İzmir bugüne kadar potansiyelini kullanamadığını düşündüğüm bir şehir oldu. Çünkü ben İzmir’in İstanbul’dan sonraki kültür başkenti olacağını iddia ettim hep, fakat stratejik uluslararası adımlar atılamadı bu konuda. Şimdi daha farklı adımlar atılacağını, İzmir’in turizm ve kültürde uluslararası bir üs olacağını düşünüyorum. Şehrin kalbini önemseyen insanlarla yapılması gerekiyor.

İzmirliler rahattır diye bakışı vardır İstanbul’un, onlar bu keyifli sohbetimizi anlayamayabilirler. Ama benim İzmir’de bu saatte bu sohbeti yapacak özgürlüğüm var. Bu tamamen hayatta ne istediğinle ilgili bir şey, İzmir seçilmiş bir özgürlük yaşıyor bunu söyleyebilirim. Nitelikli göçün İzmir’e yönelmiş olmasının sebebi de bu aslında, arkadaşlarımla dalga geçiyorum ben 10 yıl önce fark ettim ve geldim diye.

Yazıdan, edebiyattan başka hangi işlerle ilgileniyorsunuz?

-Özel kuruluşlara ve belediyelere sanat danışmanlığı yapıyorum. Doğru ilerleyen bir kariyerim oldu, hiçbir işimi yarım bırakmadım. Müthiş bir otokontrolüm vardır, her şeyim kontrollüdür. Sigara içmem, alkol almam çok disiplinliyimdir.

BAĞLIYIM AMA BAĞIMLI DEĞİLİM

Yazar camiasında biraz efsunlu, bohem olmak gerekmiyor mu?

-Öyle düşünülüyor ama hiç öyle şeylerim yok, benim kafam kendiliğinden öyle. İhtiyacım yok ve bunların sahte olduğunu da düşünüyorum. İlham beklemeye inanmıyorum, çalışmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Hem de bu tarz yan desteklerin sahte olduğunu düşünüyorum, ben hiçbir bağımlılıktan hoşlanmıyorum. Bugüne kadar belki de kendimi hiçbir şehre ait hissetmeyişimin, hiçbir adama tam ait hissetmeyişimin altında da bu var. Ben bağımlılıktan hoşlanmıyorum, bağlıyım ama bağımlı değilim. Hayatta bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Babamın gidişiyle kırıldı sanırım bu, o bana herkesin gidebileceğini öğretti. Kendinle baş etmek zorundasın, bir şeye tutunmayacaksın.

MUTLU OLMAK CİDDİ BİR İŞTİR

Böyle söyleyince sanki çok kolaymış gibi zannedecek herkes…

-Evet böyle mutluyum dediğimde insanlar sorun yaşamayan bir kadın zannediyor beni, öyle değil. Ben felsefe profesörü Ahmet İnan’ı çok severim. Onun mutlulukla ilgili çok sevdiğim bir sözü var, “Mutluluk irade gerektirir” der. Düşündüğün zaman aslında insan olarak zaten mutlu olmak zorundayız. Bu bir görev, insanları da mutsuz etmemeliyiz. Her şeyden önce mutluluk enerjisine ihtiyacımız var, ben girdiğim ortamda insanların enerjisini yükseltmek isterim, neşelenmek isterim, iyi müzik dinlerim, içten sohbet ederim, gözlerinin içine bakarak konuşurum. Hayatımın her alanında samimiyet isterim, yapmak istemiyorsam ben burada kendimi göremedim devam etmeyeceğim de derim. İnandıysam da sonuna kadar götürürüm, bunların hayatta önemli şeyler olduğunu düşünüyorum.

O yüzden mutluyum, çünkü içimden mutluyum, kendimle mutluyum. Bu kadar mutsuz büyümüş bir çocuğun mutlu olmayı öğrenmesidir bu, bir romanımda da kullandım “Mutlu olmak bir başkasına bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir” derim. Sen beni mutlu edemezsin, eğer ben içimde mutlu değilsem. İnsanlar mutluluğu bir insanın ya da bir işin üzerine kurduklarında o eninde sonunda yıkılıyor.

Peki tırnaklar acıyor mu tüm bu çaba içinde?

-Acımaz mı, acıyor tabii. Daha da acıyacak onu da biliyorum çünkü şu var; hayatta bir duruş var edebildiysem eğer aslında bir çok şeyi reddederek elde ediyorsun. Kabul ettiklerinden çok reddettiklerin var orada.

Yeni kitaplar, yeni öyküler geliyor mu?

Bir süre durmak istiyorum, 10 yılda 10 roman yazdım, çok üretken gitmişim. Bir süre yazmak istemiyorum, yazsam da yayınlamak istemiyorum. Biraz büyüsünler, yerlerini bulsunlar istiyorum. Ben o sırada biraz büyüyeyim istiyorum, hayata dair meselelerim var hayata diar onu çözeyim istiyorum, ilgilendiğim alanlarda kendimi geliştireyim istiyorum.

AŞKI HAFİFE ALMAMAK LAZIMRomanlarınızda aşkın iyileştirici gücüne değiniyorsunuz...

-Benim için roman mesele demek, her seferinde bir meseleyi anlatırım. Bir önceki romanımın adı “Aşıklar Gece Ölür”, teması aşk iyileştirirdi. Çocuklukta benzer yaralara sahip iki insan, yıllar sonra yaralarını birbirleriyle sarıyorlar. Hakikaten aşık olmak onları iyileştiriyor. O yüzden aşkı o kadar hafife almamak lazım. Ben hayat arkadaşlığına, birbirinden ilham almaya çok inanıyorum.

Aşk var mı, orada bir yerde gizli mi?

-Aşk var, olmaz mı? Bu çağın en büyük sorununun inançsızlık ve sevgisizlik olduğunu düşünüyorum. Kendi egonla haşır neşirsen gerçekten aşık olamıyorsun, olduğunu sanırsın ama o da kısa sürer zaten. Önce kendinden vazgeçeceksin, onun varlığını kabul edeceksin. Bir kere aşık olmak müthiş cesaret isteyen bir şey, düşünsenize karşındaki insana seni incitme hakkı tanıyorsun. Birini derinden hissedip onu sahiplenmekten bahsediyorum, kendin gibi onun için üzülebilecek misin? Bunu gerçekten yaşamak için çok cesur olman lazım, o yüzden birçok insan aşık gibi davranıp o duygunun süslü taraflarını yaşayıp çıkıyor işin içinden. Sonra da diyor ki, bu devirde aşk yok. Aşk var da, sen henüz orada değilsin.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 yasemin öztürk
 27 Aralık 2019 Cuma 10:47
Muhteşem bir söyleşi olmuş.Ellerinize yüreğinize sağlık.Gülşah hanımı ayrıca gönülden kutluyorum.İnsanın kendini bulup sorgulamaya alabildiği kitaplar zinciri olduğuna inanıyorum.Hemen bugün kitaplarını alıp okumaya başlayacağım...
Diğer Röportajlar